-Bu kısma başlamadan küçük bir not olarak bildireyim, hikayenin 3. Witcher oyunundaki bir yere benzerliğinin ben de oyuncularım da farkındaydık. Hem karşılaşacakları yaratıklar D&D bilgisi açısından neredeyse birebir aynı, hem de bazen bu tip bilindik hikayelerin içinde olmak tamamen yabancı bir ortamdan daha çekici olabiliyor. Yeni DM’lerimize de tavsiye ederim popüler kültürden esinlenmelerini.-

Grimfolk’a dahil elf kolculardan ikisi gelip gruba bölgeyi anlatmaya başladı. Tam bataklık ve dere kenarında bir köy vardı, sadece bu köyün halkı korkusuzca burada yaşayıp şifalı bitki toplayabiliyor, bolca balık istifleyebiliyordu. Her ne kadar diğer köylerdekiler bu uğursuz halktan nefret etse de hayatta kalmak için onlarla takasa girmek zorundaydılar. Nefret sebepleri mi? Çoktan tanrıların yolundan çıkmış sapkın bireylerdi. Köyde özellikle yetişkin erkeklerin bir gözleri ya da bir kulakları eksikti. Keşke eksik olan dilleri olsaydı dedirtecek bir şekilde de durmadan bataklığın hanımlarından, leydilerinden bahsedip dururlar ve hala bugün bile sinir bozarlar. Bunların yanında bir de hanımların sözcüsü dedikleri yaşlı bir cadı vardı, bölgenin otacısı ve şifacısı. Tanrıların yarattıklarıyla dalga geçmek olmaz ama hiç de tanrı eli değmiş gibi görünmeyen bu kocakarının insanı ürperten bir cam gözü vardı. Neyse kolcuların tehlikeyi anlatmasından bahsediyordum. Kesinlikle kötü fey etkisini hisseden bu kolcular hanımların üçlü bir cadı konseyi olduğundan şüphelendiklerini ve bu çevrede hiç de doğal olmayan yaratıklar ortaya çıkardıklarını anlattılar. Bu usta elf okçular şu ana kadar belki onlarca yaratık avlamışlardı zaten, buralarda harpy ve cockatrice bol olur ve sayılarını azaltmak da kolcuların işidir. Buna rağmen sudan bir anda çıkan yosun ve deniz kabuğu kaplı insansı varlıklardan bahsederken tüyleri ürperiyor, hareketini gözle zor takip edebildiğin minik fey varlıklarını anlatırken tırnaklarını kemiriyorlardı. Uzun süredir kendileri de bataklığın kenarından içeri girmemişlerdi. Halkın dediğine göre hanımlar onları koruyordu, sadece onların yardımını alabilmek için armağanlar sunulması gerekliydi.

Bu bilgiler gruba az çok yetmişti. Artık fey cadılarla başbaşa olduklarını biliyorlardı ve onların ne kadar sinsi ve kurnaz olabileceğinin de farkındaydılar. Bir plan düşünürken bahsedilen köyü gören bir tepeye gidip ekinlerin arasında gizlenerek izlemeye başladılar. Köyde her şey sıradan bir köy gibiydi, halk eksik göz ve kulaklarını “Burada zehirli hayvan boldur, iltihap kapınca zehri kesip çıkarmazsan canından olursun.” diye açıklasa da diğerlerinin önyargısını aşamıyorlardı. Balıklar temizleniyor, iç organları mayalansın diye tuzla taş havuzlara atılıyor, etleri de kurutulup tütsüleniyordu. Belki tek göze garip gelen yer köyün çok az dışında kalan bataklık suyunun içine doğru 10 metrelik bir iskele sonrası kurulmuş bir kulübeydi. Çevresindeki asılı otlar ve yetişen renkli bitkiler bunun otacının evi olduğunu söylüyordu gruba. Grup artık karanlık çökmeden gidip otacıyla görüşmek için toplanıyordu ki o anda bir şey farkettiler. Köye garip bir figür girip bir şeyler söyledi ama sonrasında taşlanıp oradan kovuldu. Figür bizimkilerin yakınından geçip gidecekti ki onunla yüzleşip konuşmak istediler. Figür yaklaştıkça daha da ilginç bir hal alıyordu zaten, çenesinden sarkan uzun sakalı, kafasında kıvrık boynuzları ve belden altı tüylü ve toynaklı olan bu şey bir satyr’di. Genelde çok da kötü niyetli olmadığını bildikleri bu varlıkla konuşup biraz bölgedeki feyler hakkında bilgi almak istedi grup.

Figür grubu gördüğünde irkilip hafiften “Siz de vurmayın!” dercesine koluyla yüzünü siper etti. Barışçıl yaklaşımı görünce oturdu ve konuştular. Saito’nun halktan tek isteği biraz biraydı. Eski dostu Doris ile birlikte gezerken ona saygı duyarlar ve daima ücretsiz içmelerine izin verirlerdi ama Doris öldüğünden beri hayatı çok zor olmuştu. Bizimkiler dilini çözüp güvenini kazanmak için kırbalarındaki tüm bira ve şarabı içirdiler Saito’ya. Bunun üzerine satyr bildiği her şeyi döküldü gruba; hanımların yerini tam bulmak zordu ama kendi tahminleri vardı, bu hanımlar bir mavi iki yeşil cadıdan oluşuyordu. Mavi olan bir su varlığıydı, yeşil olanlar da ormanlık alanları daha çok sevseler de bataklık arazi hepsi için güzel bir buluşma noktasıydı. Yeşillerin esas korkunç özelliği neredeyse daima görünmez olabilmeleri idi, takip etmek de imkansız denebilirdi. Esas uyarısı ise bunların üçü bir aradayken inanılmaz güçlü büyüler yapabildiği ve dikkatli olunması gerektiğiydi. “Eğer tek tek yakalayamazsanız sakın meydan okumayı denemeyin, zavallı Doris’i bu şekilde kaybettim.” derken gözleri doldu Saito’nun. Saito bataklıktan da korkunç bir kötülüğü hissettiği için çıkmıştı, bir süre medeniyette zaman geçirmek istemişti ama köydeki yaklaşım pek hoş olmadı. Bunun üzerine bizimkiler onu Grimfolk konağına yönlendirdi. Orada Saito gibi müzikal bir dehaya morali yüksek tutmak için daima ihtiyaç olurdu. Vedalaştılar.

Grup sonunda otacıyla görüşmeye gitti. Kulübeden gelen baskın otların kokusu dışında aynı zamanda turta kokusu da yayılıyordu. Tıkladıklarında kapıyı al yanaklı, hafif tombul, o korkunç cam gözü olmasa anında sarılmak isteyeceğin bir teyze açtı. “Ooohhh, misafirler tam zamanında geldi, ben de bu turtayı kendi başıma nasıl bitireceğim diye düşünüyordum.” diyerek karşıladı. Eklem, Sylvar ve Ulrich içeri girdi, Roth ve Xaeniver ısrarlı davete rağmen kapı önünde beklemeyi tercih etti. Teyze “Bizim çocukları görürseniz korkmayın o zaman, biraz korumacı ve meraklı olabiliyorlar.” deyip kapıyı kapattı. Grup korkuyordu, sonuçta asla bir fey varlığının elinden bir şey yememen gerektiği konusunda belki yüzlerce hikaye vardı. Sylvar dışındakiler turtayı yemedi ama teyzenin yaptığı bitki çayları bir harika kokuyordu, çay eşliğinde konuşmaya başladılar. İlk hoş beşi yaparken kapı yeniden tıklandı. Dışarıda iskelenin iki yanında biri yosun kaplı dikenli bedeni ile, diğeri de tek kolu dokunaç şeklinde olan ve sivri dişlerini göstererek sırıtıp duran varlıklar bizimkileri biraz germişti. “Dedim size meraklıdırlar.” deyip kıkırdadıktan sonra bizimkileri de içeri buyur etti teyze. Yeterince pazarlıktan sonra otacı, hanımların tabii ki herkesin bataklıkta balık tutmasına izin verebileceğini ama bunun karşılığında bir şey isteyeceğini söyledi. Bataklıkta çok fena bir güç hissediyorlardı ve bununla ilgilenmelerini istedi, aldıkları haberlere göre bu dev insan yüzlü bir yılandı! Olayı hemen anlayan grup teklifi kabul etti. Feylerle anlaşma yapmak o kadar kolay değildir, otacı arkada bir bardağa otlar atıp bir şeyler mırıldanarak içecek hazırladı. Grubun gerçek anlamda ant içmesi gerekiyordu. Liderleri olarak Eklem otacı ile karşılıklı içti. Anlaşmaları basitti, grubun insan yüzlü yılanı öldürmesine karşılık Bogsville halkının bataklıktan faydalanabilmesi.

Tabii bu o kadar kolay olmayacak ama onu da yarın anlatayım, şimdi geç oldu…